İlk erkek penguen, ilk dişi penguene ilk çakıl taşını getirdiğinden beridir her kadının sıklıkla maruz kaldığı bir sorudur bu; "Anlamıyorum ki gayet normal, makul ölçüde güzelsin. Neden sevgilin yok?"
Dünyanın en gerzekçe sorusu Oscarına aday olan bu yarı şaşkınlık maskesi ardına gizlenmiş ayrımcılık ve eleştiri kokan soruyu bertaraf etmek ise aslında çok kolay.
1- Eşek var ya hani. Onun güney bölgelerinde yer alan bazı uzuvlardan dolayı.
2- Şehirdeki bütün erkekler senin eski sevgilin olduğu için. Bilirsin, temel arkadaşlık kuralı adına kendimi yalnızlığa mahkum ettim.
3- Saçlarım fazla güzel. Biraz fazla akıllıyım. E kalite de var. En kötüsü ise maalesef ilişkilerimde fazla samimi ve sevgilime fazla sağdığım. Bir erkeğin bir kadında aradığı tüm özelliklerin antidotu olarak doğmuşum. Bi' de eşek var ya hani...
Daha Neler
Hayata dair küçük şeyler...
1 Mart 2016 Salı
18 Aralık 2015 Cuma
Sayın Kozmetik Şirketi, bi' dinle, bi' saygılı ol, sponsorun konuşuyor..
İnsanların dişlerinin çürümediği, yüzlerinin kırışmadığı, vücutlarının çeşitli yerlerinin sarkmadığı yıllarda ne batı tıbbı vardı, ne kozmetik, ne de fitness salonları.
Şeker, rüzgarda huzur veren sesler çıkaran kamışlardan ibaretti, yeryüzü başlı başına ozon tedavisiydi, insanlar doğayla etkileşim halindelerdi.
"Kar etmek" fiili ortaya çıktıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Organik bedenlerimize iyi bakmak kendimize olan saygımızdan ileri gelir, öz güvenimizi artırır. Daha mutlu ve iyimser insanlar olmamızı sağlar bu yadsınamaz. Ancak öncelikle bedenimizin bizi temsil eden tek/en önemli unsur olmadığını bilmek gerek. İkinci olarak da doğa denilen doğal müttefikimize yüz çevirip katkı maddeli kimyasallara boğazımıza kadar batmadan da bakımlı olabileceğimizi, hatta bu yöntemle çok daha fazla verim alacağımızı, çok daha az harcayacağımızı bilmek gerek.
Uzun zamandır tek bir tüp krem bile almadım. Ne yapıyorum biliyor musunuz?
Bildiğimiz kuru nane var ya hani, Fransızca bir isimle afili bir tüpte satılmadığı için itibar edilmeyen. Bayağı mücver yapılırken içine koyulan. O naneden bir tutam alıp, orta büyüklük ve derinlikle bir kaba koyuyorum. Üzerine kaynattığım suyu ekliyorum. Temiz bir havluyu başımın üzerinden kapatarak buharın dışarı çıkmasını engelliyorum. Bu şekilde 3-5 dk kadar yüzüme buhar uyguluyorum.
Sonra yalnızca nemlendirici uygulamak istiyorsam muzun kabuğunu yüzüme sürüyor, arındırıcı uygulamak istiyorsam, bir limon diliminin üzerine biraz bal koyarak dairesel hareketlerle yüzüme sürüyorum.
15 dk sonra yüzümü ılık suyla temizliyorum.
Bu arada son birkaç yılda adını duymaya başladığımız ve saç diplerine sürülünce saçların gürleşeceği rivayetiyle bize tanıtılan argan yağını İranlı ve Afganistanlı kadınlar ciltlerini nemlendirmek için kullanıyorlar. Denemek isterseniz, içine renklendirici ve parfüm katılan kozmetik piyasa ürünlerine itibar etmeyip aktarlardan almanızı tavsiye ederim. Büyük annelerin alışveriş ettiği yerleri takip edin.
Ayaklarınız gün boyu topuklu ayakkabıların içinde inliyorlar değil mi? Hatta "kadın tribi" dedikleri şeyin %99'u ayakları acıyan bir kadının sebepsiz olduğu sanılan öfkeliliği olduğunu hala anlayamadılar. Ilık suyun içine 1 çay kaşığı kaya tuzu koyup ayaklarınızı içinde dinlendirdiğinizde 10 saat yoga yapmışçasına dinginleşebileceğinizi biliyor musunuz? Sevgiliniz Merve'yle (There is always a Merve!) şu çok popüler olan gece kulübüne gideceğini, şarjının bitmek üzere olduğunu, bu gece onu beklememenizi söylese bile aldırmazsınız, o derece.. Ayaklarınızı kuruladıktan sonra, argan yağını sürerseniz bölgesel olarak sertleşmiş yerleri bile yumuşacık olacaktır. Merve de kimmiş...
Bir de arındırıcı maske için bir dilimini kestiğiniz limonun geri kalanının buzdolabında buruşmasına izin vermeyin, yiyebiliyorsanız yiyin, yiyemiyorsanız en azından suyunu için. C vitamini enerjik, güzel ve ışıltılı bir insanın gücünün kaynağıdır.
Şeker, rüzgarda huzur veren sesler çıkaran kamışlardan ibaretti, yeryüzü başlı başına ozon tedavisiydi, insanlar doğayla etkileşim halindelerdi.
"Kar etmek" fiili ortaya çıktıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Organik bedenlerimize iyi bakmak kendimize olan saygımızdan ileri gelir, öz güvenimizi artırır. Daha mutlu ve iyimser insanlar olmamızı sağlar bu yadsınamaz. Ancak öncelikle bedenimizin bizi temsil eden tek/en önemli unsur olmadığını bilmek gerek. İkinci olarak da doğa denilen doğal müttefikimize yüz çevirip katkı maddeli kimyasallara boğazımıza kadar batmadan da bakımlı olabileceğimizi, hatta bu yöntemle çok daha fazla verim alacağımızı, çok daha az harcayacağımızı bilmek gerek.
Uzun zamandır tek bir tüp krem bile almadım. Ne yapıyorum biliyor musunuz?
Bildiğimiz kuru nane var ya hani, Fransızca bir isimle afili bir tüpte satılmadığı için itibar edilmeyen. Bayağı mücver yapılırken içine koyulan. O naneden bir tutam alıp, orta büyüklük ve derinlikle bir kaba koyuyorum. Üzerine kaynattığım suyu ekliyorum. Temiz bir havluyu başımın üzerinden kapatarak buharın dışarı çıkmasını engelliyorum. Bu şekilde 3-5 dk kadar yüzüme buhar uyguluyorum.
Sonra yalnızca nemlendirici uygulamak istiyorsam muzun kabuğunu yüzüme sürüyor, arındırıcı uygulamak istiyorsam, bir limon diliminin üzerine biraz bal koyarak dairesel hareketlerle yüzüme sürüyorum.
15 dk sonra yüzümü ılık suyla temizliyorum.
Bu arada son birkaç yılda adını duymaya başladığımız ve saç diplerine sürülünce saçların gürleşeceği rivayetiyle bize tanıtılan argan yağını İranlı ve Afganistanlı kadınlar ciltlerini nemlendirmek için kullanıyorlar. Denemek isterseniz, içine renklendirici ve parfüm katılan kozmetik piyasa ürünlerine itibar etmeyip aktarlardan almanızı tavsiye ederim. Büyük annelerin alışveriş ettiği yerleri takip edin.
Ayaklarınız gün boyu topuklu ayakkabıların içinde inliyorlar değil mi? Hatta "kadın tribi" dedikleri şeyin %99'u ayakları acıyan bir kadının sebepsiz olduğu sanılan öfkeliliği olduğunu hala anlayamadılar. Ilık suyun içine 1 çay kaşığı kaya tuzu koyup ayaklarınızı içinde dinlendirdiğinizde 10 saat yoga yapmışçasına dinginleşebileceğinizi biliyor musunuz? Sevgiliniz Merve'yle (There is always a Merve!) şu çok popüler olan gece kulübüne gideceğini, şarjının bitmek üzere olduğunu, bu gece onu beklememenizi söylese bile aldırmazsınız, o derece.. Ayaklarınızı kuruladıktan sonra, argan yağını sürerseniz bölgesel olarak sertleşmiş yerleri bile yumuşacık olacaktır. Merve de kimmiş...
Bir de arındırıcı maske için bir dilimini kestiğiniz limonun geri kalanının buzdolabında buruşmasına izin vermeyin, yiyebiliyorsanız yiyin, yiyemiyorsanız en azından suyunu için. C vitamini enerjik, güzel ve ışıltılı bir insanın gücünün kaynağıdır.
1 Aralık 2015 Salı
Tanrım, çok saçmayız :)
Bir akşam çoook geç bir saatte ve ben hala çalışıyorken, 12 yaşımdan beri bana ait olan, hatta o zamanlar reşit olmadığım için annemin adına açılan ve hiç değişmemiş olan cep telefonu numarasından bir kızımız aramıştı. Neredeyse bir saate yakın bir süre boyunca Sedat'ın telefonuna niye cevap verdiğimi, kim olduğumu, Sedat'la aramızda ne olduğunu sormuştu.
"Evde iki tane duş yok, bilmem anlatabiliyor muyum"
Kıskançlık krizindeki bir yeni ergen hiç farkında olmadan birçok anayasal hakkımı çiğnemişti :) Ne masumiyet karinesi kaldı, ne kişilerin huzur ve sükunu, ne kişilik hakları...
Dünyanın en ekzantrik insanlarıyla aynı coğrafyayı paylaşıyor olduğumuza dair hepimizin buna benzer birkaç anısı vardır.
Bugün de her zamanki gibi, çok yoğun bir gün olacağından ve sürekli ayakta durmak zorunda kalacağımdan dolayı ezeli ikilemimiz içinde kalmıştım; rahat mı olmalı, şık mı görünmeliydim. Seçimimi, aslında ayaklara büyük bir kin besleyen sadistlerce tasarlanmış ayakkabılardan yana kullandım.
"Evde iki tane duş yok, bilmem anlatabiliyor muyum"
Kıskançlık krizindeki bir yeni ergen hiç farkında olmadan birçok anayasal hakkımı çiğnemişti :) Ne masumiyet karinesi kaldı, ne kişilerin huzur ve sükunu, ne kişilik hakları...
Dünyanın en ekzantrik insanlarıyla aynı coğrafyayı paylaşıyor olduğumuza dair hepimizin buna benzer birkaç anısı vardır.
Bugün de her zamanki gibi, çok yoğun bir gün olacağından ve sürekli ayakta durmak zorunda kalacağımdan dolayı ezeli ikilemimiz içinde kalmıştım; rahat mı olmalı, şık mı görünmeliydim. Seçimimi, aslında ayaklara büyük bir kin besleyen sadistlerce tasarlanmış ayakkabılardan yana kullandım.
Ayak parmaklarına ölüüüüm!!
Kimbilir nereden bir diğerine koşuştururken, bir markete uğramam gerekti. Ufak bir şey alıp çıkacağımdan dolayı markete girerken alışveriş sepeti almamıştım. X indirime girmiş, Y'ye aslında görene kadar hiç bilmediğim kadar umutsuzca ihtiyacım varmış derken kollarım saçma sapan market ürünleriyle dolmuştu. Karşıdan dosdoğru üzerime bir adam geldi ve hiç istifini bozmadan ve hiçbir şey söylemeden aniden elimdeki ürünleri aldı ve hızlıca kasaya doğru gitmeye başladı.
Bugün o pudingi yiyebilmek için kaç hafta squat yaptım, biliyor musun?!
Hiçbir şey anlamadım, hiçbir şey diyemedim. Arkasından bakakaldım. Enteresan hırsızım ise, kainatın sırları arasına karıştı.
29 Kasım 2015 Pazar
Hepimiz arızalı olduğunu bildiğimiz bir uçakta (dünya), şizofren-sosyopat bir uçuş ekibiyle (toplum) seyahat edebilecek kadar cesuruz, gidiş yolundan puan alır mıyız?
İlkbahar aylarında sonbaharı, sonbahardayken de ilkbaharı seven, tam da rahatın battığı (o) tiplerdenim galiba ben. Bugün, ilkbaharı özledim.
Bu blog 12 Eylül'den sonraki ilk birkaç yıldaymışızcasına, olabildiğince apolitik konu başlıkları üzerinden açıldı; zira başka mecralarda öylesine kaygı bozukluğu halinden muzdaribiz ki, gündem öylesine ağır ki; hayata anlam katan küçük meselelerimiz olduğunu bilmek sanki insanın akıl sağlığını bir nebze de olsa koruyor..
İnsanlığa olan umudum ne zaman azalsa; İskenderiye Kütüphanesi'ni yakanları değil, kuranları düşünürüm. Kitapları toplayanları veya yakanları değil, yazanları. Müziği cehennemlik ilan edenleri değil, icra edenleri.
Bugün de inancımı Strauss'un İlkbahar Sesleri ile tazeledim.
Umarım insanlığa olan umudumuzu koruyabiliriz. Işıkla kalın.
24 Kasım 2015 Salı
Kural biziz
Sunulan bilgiyi putlaştırmaya o kadar yatkınlaştık ki, "öz"ü kaçırır olduk.
Karbonhidrata da siyanür muamelesi yapmanıza gerek yok. Hele de spordan önceki öğünde aldığınız karbonhidrat size gerekli enerjiyi verecektir.
Her kadın gibi hayatımın kimi dönemlerinde sayısız kez çeşitli yöntemlerle kilo verme girişimlerim oldu. Birbirinden manasız diyetler yaptım. Defalarca yeni spor programları oluşturdum kendime. Birçoğunuz gibi bir kısmını uygulayabildim, bir kısmını yarıda bıraktım.
Neredeyse her söyleneni dinledim, vücudumun bana söyledikleri dışında.
O korkunç lahana çorbası diyeti trendini hatırlıyor musunuz? Kişinin kendi kendine işkence etmesi suç olarak kanunlarda düzenlenseydi, çoğumuz mahkum olurduk herhalde!
Biri de çıkıp "o leş kokulu çorbayı bırak, bunu dene" demedi arkadaş.
"Az ve sık yeme" rezilliği esnasında günde 8-9 öğün boyunca her öğünde minik birkaç lokma yiyip kan şekerimizle oynayıp durduk ve hiçbir zaman tamı tamına doymadığımız için depresyona girdik.
Sonra tuttuk karbonhidratı kesip protein almaya kalktık. Nispeten haklıydık bu sefer. Ama suyunu çıkardık. Hayvansal ürünlere boğazımıza kadar battık. "Kolesterol diye bir şey yoktur!" beyanatıyla, doktor olmadığım için tartışmama nezaketini göstereceğim, vardır diye diretmeyeceğim. Ama kalbe giden damarların tıkanması diye bir şey var dostlar.
İdeal beslenme düzeni, yağları yakma yöntemleri konusunda diyetisyen ve doktor sayısı kadar fikir var. Her birini denemeye ne ömür ne de sağlık yetecek.
Doktorlarımızı, diyetisyenlerimizi dinlemeyelim demiyorum. Batı tıbbını inkar edecek değilim elbette. Ama her söyleneni putlaştırıp sorgusuz sualsiz uygulamak bilimin neresindedir ki?
Sonunda bir gün kendimi ele almaya karar verdim.
"Folklorik olarak saygım var, ama sana tapamam Toteemmm"- Cem Yılmaz
"Yetti beaaaahhh"- Ben
Gelin her tavsiyeyi dinleyelim ama kararımızı yine kendimiz verelim. Bugünkü bilim ve teknolojiyle henüz aynısı yapılamayan müthiş bir mekanizma var elimizde. Biz buna "bedenimiz" diyoruz.
Ve aslında o bizimle konuşuyor. Mesela bir yeri arızalandığında "acı" vasıtasıyla bunu bize anlatıyor.
Lafı gelmişken değinmeden edemeyeceğim, acı ne muazzam bir güçtür abi! (Valla mazoşist değilim)
Düşünsenize, acının olmadığı bir dünya korku filmi gibi olurdu. Vücudunuzun kendiliğinden check-up yapıp teşhis koymayı -acı sinyali göndermeyi- bıraktığını düşünsenize. Ayak parmağınız kopabilir ve siz sırf o anda ayak parmağınıza bakmadığınız için bunu fark etmezsiniz.
Bundan güzel korku filmi senaryosu olur.
Bedenimiz bizimle konuşur diyorduk ya, denediğimiz onlarca diyetin bizi ne kadar mutsuz ettiğini, aç ve zayıf bıraktığını, bazen başımızın döndüğünü, bazen sinirden ağladığımızı düşünelim. Daha ne desin ki zavallı vücudumuz; "Beni besle, gıdaya ihtiyacım var; yoksa çalışamam, saçmalıyorsun, enerjim yok!"
Başkasını aç bırakırsak, bunun adı insanlığa karşı suç oluyor. Kendimize açlıkla eziyet ettiğimizde en fazla annemiz çemkiriyor.
Şişman neandertallerin izine rastlanamadıysa, sorun bizde demektir. Cips, krema ve mısır özü şuruplu tatlıları icat etmek gerçekten de bir zeka emaresi değildi.
Yiyin. Doyana kadar yiyin. Peynir yiyin, et yiyin (sucuk ve salam gibi işlenmiş etler olmazsa sizin güzelliğiniz olur), yoğurt yiyin, kavrulmamış, soslanmamış, şekerlenmemiş ve tuzlanmamış (çiğ tabir ettiğimiz) kuru yemişleri, sebzeleri yiyin. Meyve de yiyin. Her öğünden sonra bir cheesecake gömen insanlar olarak ne zaman meyvenin içindeki şekeri hesaplar hale geldiniz? Yiyin. Doyduğunuzu hissedin.
Bu arkadaş kalçalara gidiyorsa -ki doğduğumdan beri dünyanın peynir ve yoğurt tüketiminin yarısından sorumlu bir insan olarak inkar ediyorum- kalçalar onun köpeği olsun!
Karbonhidrata da siyanür muamelesi yapmanıza gerek yok. Hele de spordan önceki öğünde aldığınız karbonhidrat size gerekli enerjiyi verecektir.
Tarçın ve çiğ badem doğal kurtarıcılarınızdır. Büyük bir açlık hissederseniz, ılık sütün içine bir çay kaşığı tarçını koyup için veya 4-5 badem atın ağzınıza. Ambalajın içindeki her şeye kuşkuyla bakın, ürünün diyet olduğu iddia edilse bile. O tahta kurularının bile tenezzül etmediği bisküvileri bırakın, bademiniz, sütünüz ve tarçınınız var.
Stresin ve mutsuzluğun yağ hücrelerine neden olduğu bilinen bir şey. Kandaki trigliseritin tetikleyicilerinden birinin stres, endişe gibi olumsuz duygular olduğunu doktorlar söyleyip duruyorlar. Diyeceğim o ki, kimse tatlısızlıktan ölmez ama canınız bazen yeni beslenme düzeniniz için uygun olmayan bir şeyi istediğinde yiyin. Büyük aşırılıklardan kaçınmanız yeterli. Krema ve soslarla bezenmiş tatlılar yerine, şekerini az koyduğunuz bir ayva tatlısı veya sütlü bir tatlı yapın kendinize. Börek, poğaça, kurabiye gibi şeyleri canınız çok istiyorsa, aşırılığa kaçmadan ve sürekli olmamak kaydıyla tuzunu, şekerini, yağını istediğiniz gibi ayarlayabileceğiniz, mayasız poğaçalar ve kurabiyeler yapıp yiyin. Kendi zevk ve beğenilerinizi en iyi siz bilirsiniz, burada okuduğunuz prensipleri kendinize göre uyarlayın. Ama kesinlikle kendinizi bir şeyi yemek veya yememek üzerine zorlamayın. Unutmayın; mutsuzluk yağ yapar ;)
Seviyorsan git ye bence..
Herkesin fit olduğu yıllarda insanlar günde bir veya en fazla iki öğün yemek yerlerdi. Doyana kadar yerlerdi. Tabii ki iş vasıfları ve yaşam tarzları da bizimkinden çok farklıydı ama neticede antibiyotiğin bulunmadığı ve insanın parmağındaki ufak bir kesiğin enfeksiyon kapmasıyla ölmenin mümkün olduğu yıllarda dinç ve sağlıklı bir vücutla uzun ömürler geçirdi insanlar.
Henüz günde bir öğüne düşemedim, düşebilecekmişim gibi de görünmüyor ama günde iki öğünlük beslenme programını uyguladığım, hazır yiyeceklerden elimden geldiğince uzak durduğum, trans yağları kullanmadığım bir yılda hem daha pozitif bir insan haline geldim, hem de güzel ve sağlıklı bir vücuda sahip oldum (kaç kilo verdiğimi, kaç beden küçüldüğümü, cildimdeki olumlu değişimlerin boyutunu söylemeyeceğim, çünkü bunu kendinize bir hedef/çıta olarak koymanız, işe sınırlar koyarak başlamanız yanlış olur, hepimizin metabolizması farklıdır).
Geçenlerde bir doktor arkadaşımla beslenme düzenimi nasıl değiştirdiğimi konuşurken -kendisi çocuk doktorudur- "Aslında insanlar günde iki öğünlük beslenme düzenine uygundur, ancak kapitalizm beslenme sistemini üç öğüne çıkarmış ki bu fazladan ara öğünden de para kazanabilsin" dedi. Belki öyledir, belki değildir, ama birçok beslenme düzenini denemiş birisi olarak, bana en yatkın olanın taş devri stili olduğunu deneyerek gördüm zaten.
Profesyonel destek alın, benimkiler de dahil olmak üzere tavsiyeleri dinleyin, okuyun, araştırın ama uygulamak aklınıza yatmıyorsa, uygulamayın. Sonuç olarak kararı siz verin. Kendiniz için neyin iyi olduğunu en iyi siz bilirsiniz. Unutmayın; kural sizsiniz!
Burda kuralları ben koyarım dostum! ;)
23 Kasım 2015 Pazartesi
İyi ki varsınız!
Kıskançlık kadar aptalca bir duygu daha var mı acaba...
Sıralamaya dayalı seçme ve eleme sınavları yüzünden mi bu denli kodlandı bu duygu beynimize.
Hayatının sadece bir konu başlığı altındaki bir şey, bizimkinden birazcık daha yolunda giden birine niye bu kadar kin güderiz.
Bir başkası hayatından azıcık hoşnut olduğunda biz baraj altında mı kalıyoruz? Mutluluk da mı puan sıralamasına dayanıyor artık?
Ne zaman, bir yapbozun parçaları olmaktan vazgeçip birbirimize rakip olduk ki biz...
Yapmak istediği işte başarılı olmuş, "the one" tabir ettiğimiz hayatının aşkını bulmuş veya başkaca şekillerde "mutlu" olan insanlar; yapbozda olmaları gereken yere yerleşebilmiş insanlar ne zaman bizim için memnuniyet değil de kaygı sebebi oldular? Onların yap bozun doğru yerine yerleşebilmemiz için bizim işimizi kolaylaştırdıklarını hesaba katarak hayata duydukları hoşnutluğu paylaşmaktansa neden dünyayı cehenneme çeviririz?
Kimseyle yarışmayın, kendinizi kimseyle kıyaslamayın. Genetik olarak size en yakın materyalleri taşıyan anneniz, babanız ve kardeşinizle bile ne kadar farklı olduğunuzu hatırlayın.
Sağdaki adamdan soldaki kadın çıkmış, sen ne diyorsun.
Kim Kardashian sizin yerinizi tutamaz ve siz de onun yerini tutamazsınız!
Uzay Teknolojileri Profesörü, Anadolu'nun bir dağ köyündeki teyze gibi biber salçası yapamaz! Ve işin en güzel tarafı biber salçasına da, insansız uzay aracına da ihtiyacımız var. Hepimize yer var!
Yaşam sonsuz ve olasılıklarla dolu. Bugün dünyadaki canlı ve cansız her şeyle bir olduğunuzu, aynı takımın bir parçası olduğunuzu hissettirin kendinize. Bir parkta bir ağacın altına oturun. Kafanızın içindeki kaygılı "siz"leri derin bir nefes vererek bir yana bırakın. Çok değil, yalnızca on beş dakika hiçbir şey düşünmeden sadece sonsuz dişlilerle çalışan dünyanın bir parçası olduğunuzu hatırlayın. Ne kadar güzel ve sıra dışı bir insan olduğunuzu düşünün. Başkaları tarafından söylenmemiş en az bir sözünüz vardır mutlaka.
İyi ki varsınız. Dünyaya ne de güzel bir renk katıyor varlığınız.
22 Kasım 2015 Pazar
Hep de partilemiyoruz ya...
Reklamcılık ve pazarlamaya battık boğazımıza kadar. Mutsuzken, zaaf anlarımızda bile enerjik ve umursamaz görünmek; sosyal medya hesaplarında bar hoping fotoğrafları
paylaşmak; her an gülümsemek.
Sanki hiç yaşamıyormuşuz ve deneyimlemiyormuşuzcasına. Endişeden, kederden, stresten, incinmişlikten, bıkmışlıktan bağışık. Her an ışıl ışıl görünmeliyiz. Reklam ve pazarlama.
Bazen, bir sonbahar akşamı, puf koltuğa gömülüp içimize çekildiğimizde, güzel kokan ama lezzetsiz bir kış çayıyla Lucia da olmasa ne yapardık?..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








