24 Kasım 2015 Salı

Kural biziz

Sunulan bilgiyi putlaştırmaya o kadar yatkınlaştık ki, "öz"ü kaçırır olduk.

Her kadın gibi hayatımın kimi dönemlerinde sayısız kez çeşitli yöntemlerle kilo verme girişimlerim oldu. Birbirinden manasız diyetler yaptım. Defalarca yeni spor programları oluşturdum kendime. Birçoğunuz gibi bir kısmını uygulayabildim, bir kısmını yarıda bıraktım.

Neredeyse her söyleneni dinledim, vücudumun bana söyledikleri dışında.

O korkunç lahana çorbası diyeti trendini hatırlıyor musunuz? Kişinin kendi kendine işkence etmesi suç olarak kanunlarda düzenlenseydi, çoğumuz  mahkum olurduk herhalde! 

Biri de çıkıp "o leş kokulu çorbayı bırak, bunu dene" demedi arkadaş.


"Az ve sık yeme" rezilliği esnasında günde 8-9 öğün boyunca her öğünde minik birkaç lokma yiyip kan şekerimizle oynayıp durduk ve hiçbir zaman tamı tamına doymadığımız için depresyona girdik.

Sonra tuttuk karbonhidratı kesip protein almaya kalktık. Nispeten haklıydık bu sefer. Ama suyunu çıkardık. Hayvansal ürünlere boğazımıza kadar battık. "Kolesterol diye bir şey yoktur!" beyanatıyla, doktor olmadığım için tartışmama nezaketini göstereceğim, vardır diye diretmeyeceğim. Ama kalbe giden damarların tıkanması diye bir şey var dostlar.

İdeal beslenme düzeni, yağları yakma yöntemleri konusunda diyetisyen ve doktor sayısı kadar fikir var. Her birini denemeye ne ömür ne de sağlık yetecek.

Doktorlarımızı, diyetisyenlerimizi dinlemeyelim demiyorum. Batı tıbbını inkar edecek değilim elbette. Ama her söyleneni putlaştırıp sorgusuz sualsiz uygulamak bilimin neresindedir ki?

Sonunda bir gün kendimi ele almaya karar verdim.


"Folklorik olarak saygım var, ama sana tapamam Toteemmm"- Cem Yılmaz
"Yetti beaaaahhh"- Ben


Gelin her tavsiyeyi dinleyelim ama kararımızı yine kendimiz verelim. Bugünkü bilim ve teknolojiyle henüz aynısı yapılamayan müthiş bir mekanizma var elimizde. Biz buna "bedenimiz" diyoruz.

Ve aslında o bizimle konuşuyor. Mesela bir yeri arızalandığında "acı" vasıtasıyla bunu bize anlatıyor.

Lafı gelmişken değinmeden edemeyeceğim, acı ne muazzam bir güçtür abi! (Valla mazoşist değilim)
Düşünsenize, acının olmadığı bir dünya korku filmi gibi olurdu. Vücudunuzun kendiliğinden check-up yapıp teşhis koymayı -acı sinyali göndermeyi- bıraktığını düşünsenize. Ayak parmağınız kopabilir ve siz sırf o anda ayak parmağınıza bakmadığınız için bunu fark etmezsiniz. 

Bundan güzel korku filmi senaryosu olur.

Bedenimiz bizimle konuşur diyorduk ya, denediğimiz onlarca diyetin bizi ne kadar mutsuz ettiğini, aç ve zayıf bıraktığını, bazen başımızın döndüğünü, bazen sinirden ağladığımızı düşünelim. Daha ne desin ki zavallı vücudumuz; "Beni besle, gıdaya ihtiyacım var; yoksa çalışamam, saçmalıyorsun, enerjim yok!"

Başkasını aç bırakırsak, bunun adı insanlığa karşı suç oluyor. Kendimize açlıkla eziyet ettiğimizde en fazla annemiz çemkiriyor.


Şişman neandertallerin izine rastlanamadıysa, sorun bizde demektir. Cips, krema ve mısır özü şuruplu tatlıları icat etmek gerçekten de bir zeka emaresi değildi.

Yiyin. Doyana kadar yiyin. Peynir yiyin, et yiyin (sucuk ve salam gibi işlenmiş etler olmazsa sizin güzelliğiniz olur), yoğurt yiyin, kavrulmamış, soslanmamış, şekerlenmemiş ve tuzlanmamış (çiğ tabir ettiğimiz) kuru yemişleri, sebzeleri yiyin. Meyve de yiyin. Her öğünden sonra bir cheesecake gömen insanlar olarak ne zaman meyvenin içindeki şekeri hesaplar hale geldiniz? Yiyin. Doyduğunuzu hissedin. 

Bu arkadaş kalçalara gidiyorsa -ki doğduğumdan beri dünyanın peynir ve yoğurt tüketiminin yarısından sorumlu bir insan olarak inkar ediyorum- kalçalar onun köpeği olsun!


Karbonhidrata da siyanür muamelesi yapmanıza gerek yok. Hele de spordan önceki öğünde aldığınız karbonhidrat size gerekli enerjiyi verecektir.

Tarçın ve çiğ badem doğal kurtarıcılarınızdır. Büyük bir açlık hissederseniz, ılık sütün içine bir çay kaşığı tarçını koyup için veya 4-5 badem atın ağzınıza. Ambalajın içindeki her şeye kuşkuyla bakın, ürünün diyet olduğu iddia edilse bile. O tahta kurularının bile tenezzül etmediği bisküvileri bırakın, bademiniz, sütünüz ve tarçınınız var.

Stresin ve mutsuzluğun yağ hücrelerine neden olduğu bilinen bir şey. Kandaki trigliseritin tetikleyicilerinden birinin stres, endişe gibi olumsuz duygular olduğunu doktorlar söyleyip duruyorlar. Diyeceğim o ki, kimse tatlısızlıktan ölmez ama canınız bazen yeni beslenme düzeniniz için uygun olmayan bir şeyi istediğinde yiyin. Büyük aşırılıklardan kaçınmanız yeterli. Krema ve soslarla bezenmiş tatlılar yerine, şekerini az koyduğunuz bir ayva tatlısı veya sütlü bir tatlı yapın kendinize. Börek, poğaça, kurabiye gibi şeyleri canınız çok istiyorsa, aşırılığa kaçmadan ve sürekli olmamak kaydıyla  tuzunu, şekerini, yağını istediğiniz gibi ayarlayabileceğiniz, mayasız poğaçalar ve kurabiyeler yapıp yiyin. Kendi zevk ve beğenilerinizi en iyi siz bilirsiniz, burada okuduğunuz prensipleri kendinize göre uyarlayın. Ama kesinlikle kendinizi bir şeyi yemek veya yememek üzerine zorlamayın. Unutmayın; mutsuzluk yağ yapar ;)

Seviyorsan git ye bence..


Herkesin fit olduğu yıllarda insanlar günde bir veya en fazla iki öğün yemek yerlerdi. Doyana kadar yerlerdi. Tabii ki iş vasıfları ve yaşam tarzları da bizimkinden çok farklıydı ama neticede antibiyotiğin bulunmadığı ve insanın parmağındaki ufak bir kesiğin enfeksiyon kapmasıyla ölmenin mümkün olduğu yıllarda dinç ve sağlıklı bir vücutla uzun ömürler geçirdi insanlar.

Henüz günde bir öğüne düşemedim, düşebilecekmişim gibi de görünmüyor ama günde iki öğünlük beslenme programını uyguladığım, hazır yiyeceklerden elimden geldiğince uzak durduğum, trans yağları kullanmadığım bir yılda hem daha pozitif bir insan haline geldim, hem de güzel ve sağlıklı bir vücuda sahip oldum (kaç kilo verdiğimi, kaç beden küçüldüğümü, cildimdeki olumlu değişimlerin boyutunu söylemeyeceğim, çünkü bunu kendinize bir hedef/çıta olarak koymanız, işe sınırlar koyarak başlamanız yanlış olur, hepimizin metabolizması farklıdır). 

Geçenlerde bir doktor arkadaşımla beslenme düzenimi nasıl değiştirdiğimi konuşurken -kendisi çocuk doktorudur- "Aslında insanlar günde iki öğünlük beslenme düzenine uygundur, ancak kapitalizm beslenme sistemini üç öğüne çıkarmış ki bu fazladan ara öğünden de para kazanabilsin" dedi. Belki öyledir, belki değildir, ama birçok beslenme düzenini denemiş birisi olarak, bana en yatkın olanın taş devri stili olduğunu deneyerek gördüm zaten.

Profesyonel destek alın, benimkiler de dahil olmak üzere tavsiyeleri dinleyin, okuyun, araştırın ama uygulamak aklınıza yatmıyorsa, uygulamayın. Sonuç olarak kararı siz verin. Kendiniz için neyin iyi olduğunu en iyi siz bilirsiniz. Unutmayın; kural sizsiniz!

Burda kuralları ben koyarım dostum! ;)






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder